Resûlullah'ın Medine'ye Hicret İçin Ashabına İzin Vermesi![]() Resûlullah'ın Medine'ye Hicret İçin Ashabına İzin Vermesi
İbn Sa'd Tabakafmda Hz. Âişe (r.aJ'den şunu nakleder: Medineli yetmiş kadar Müslüman Resûlullah'a bey'at edip gidince, bu olay Resûlullah'ın gönlünü rahatlatmıştı. Yüce Allah, Resulü için güçlü, kuvvetli, savaşçı ve kahraman bir kavmi nasib etmişti. Mekkeli müşrikler, Medineli müslümanların çıkışlarını öğrenince, Mekke'deki müslümanlara eziyet ve işkenceyi artırmaya başladılar. Müşrikler Resûlullah'ın ashabını birçok sıkıntıya soktular ve ellerinden geldikçe kötülük yaptılar. Ashâb şimdiye kadar uğramadıkları eziyet ve hakarete uğradılar. Bu hakaret ve işkenceler üzerine Resûlullah'ın ashabı, Peygamberimize şikâyette bulunup, hicret için izin istediler. Peygamberimiz de: «Hicret edeceğiniz yer bana bildirildi. Orası Yesrib (Medine) 'dir. Kim gitmek istiyorsa oraya gitsin» buyurdu. Müslümanlar bunun üzerine hazırlanmaya, bir birleriyle anlaşmaya ve birbirlerine yardımda bulunmaya başladılar. Gizlice hicret etmeye karar verdiler. Resûlullah'ın ashabından Medine'ye ilk gelen kişi Ebû Seleme bin Abdül-Esed idi. Ondan sonra da Amir bin Rebia ile hanımı gelmişti. Medine'.ye hevdec içinde gelen ilk Müslüman kadın o idi. Daha sonra Resûlullah'ın ashabı grub grub gelip Ensâr'ın evlerine misafir oldular. Ensâr yâni Medineli müslümanlar da onları bağırlarına basıp, onlara yardımda bulundular[97]. Resûl-i Ekrem (s.a.v.)'in ashabından Hz. Ömer (r.a.)'in dışında herkes gizlice hicret etti. Hz. AH bin Ebû Tâlib (r.a.) anlatıyor: Hz. Ömer, hicrete karar verdiği zaman kılıcını kuşanıp yayını omuzuna astı. Oklarını eline alıp, bastonuna dayanarak, Kabe'ye doğru yürüdü. Kureyş'ten bir grub da, Kabe'nin yanında idiler. Hz. Ömer (r.a.), ağır ağır sükûnet içinde Kabe'yi yedi kez tavaf etti. Sonra Makanvı İbrahim'e gelip ni~maz kıldı. Namazım bitirdikten sonra, onların yanma gelip durdu. Ve: «Kara olsun yüzleri! Allah ancak bu burunları yere sürter. Anasını ağlatmak, çocuklarını yetim, karısını dul bırakmak isteyen varsa, şu vadinin arkasında bana gelip kavuşsun» dedi. Hz. Ali sözüne devamla diyor ki; Ömer (r.a.)'i zayıf ve fakirlerden bir grubun dışında hiç kimse takib etmedi. Zaten o da onlara, buluşacakları yerleri öğretmişti. Sonra Hz. Ömer tek başına Mekke'den çıkıp gitti[98]. îşte böylece müslümanlar, Medine'ye hicret etmede birbirini takib ettiler. Sonunda Mekke'de, Resûlullah'ın, Ebû Bek:r'in, Ali'nin, tutuklanmış mü'minlerin, hasta veya yola çıkmaktan âciz olanların dışında hiç kimse kalmadı. [99]
İbretler Ve Öğütler
Hz. Peygamber (s.a.v.)'in ashabının Mekke'deki imtihan şekli; işkence, eziyet ve müşriklerden gördükleri çeşitli istihza biçiminde olmuştu. Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara hicret için izin verince, bu sefer onların imtihanları vatanlarını ve mallarını, evlerini ve evlerinde bulunan kıymetli eşyalarını bırakıp gitme şekline dönüştü. Onlar birinci ve ikinci imtihan karşısında, Rablerine karşı samimi, dinlerine karşı vefakâr idiler. Onlar da her türlü sıkıntı ve meşakkatleri sarsılmaz bir sabır ve inatçı bir kararlılıkla karşıladılar. Sonunda Hz. Peygamber (s.a.v.) onlara, Medine'ye hicret etmelerini işaret buyurunca, arkalarında malı, kıymetli eşyaları ve vatanı bırakarak Medine'ye yöneldiler. Bunu yaparken de alenî olarak değil, gizlice şehri terkettiler. İş bununla da kalmadı, dinlerini kurtarmak için tüm varlıklarını Mekke'de bırakıp, en kıymetli eşyalarından ve sermayelerinden ayrıldılar. Ama buna karşılık, kendilerine yardımda bulunmak ve kucak açmak için Medine'de bekleyen yeni kardeşler kazandılar. Dininde Allah için samimi olan bir Müslümana, en güzel örnek şudur: İnancının selâmeti uğrunda; ne mala mülke, ne de vatana aldırış etmez. Resûlullah'ın, eshâbmın Mekke'deki durumu işte bu idi... Yanlarına hicret eden mü'minleri evlerinde barındıran, onlara ellerinden gelen her türlü yardımı yapan Medine halkına gelince; onlar da Allah için sevmenin ve İslâm kardeşliğinin en güzel örneğini sergilediler. Herkes -bilir ki, Azîz ve Celil olan Allah, din kardeşliğini soy kardeşliğinden daha güçlü kıldı. Bundan dolayıdır ki, İslâm'ın ilk yıllarında miras hukuku, din kardeşliği esasına ve din için hicret etme kurallarına dayanmaktaydı. Akrabalık bağına dayalı miras hukuku, Medine müslümanlar için güçlü bir yurt (Dâr-ı îslâm) olduktan ve îslâm da orada tekâmül ettikten sonra, ancak son şeklini aldı. Bu konuda, Allah Azze ve Celle şöyle buyuruyor: «Doğrusu inanıp, hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve muhacirleri barındırıp onlara yardım edenler, işte bunlar (mirasda) birbirinin velileridir. îman edip de hicret etmetenler ise, hicret edecekleri zamana kadar sizin onlara hiçbir şey ile velayetiniz yoktur. (Bununla beraber) eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın onlara yardım etmeniz üzerinize bir borçtur. Allah işlediklerinizi görür[100]». Hicretin meşru kılmışından, iki tane şer'i hüküm çıkarılır: 1- Dârü'l-Harb'ten, Dârü'l-îslâm'a hicret etmenin farz oluşu: Kurtubi, îbnu'î-Arabi'den şunu naklediyor: «Bu hicret Hz. Peygam-ber'in döneminde farz idi. Onun farziyeti kıyamet gününe kadar bakidir. Mekke'nin fethi ile sona eren hicret ise, sadece Resûlullah (s.a.v.)'a mahsustur. Eğer Resûlullah, Dârü'l-Harb'de kalsaydı, günahkâr olurdu"[101]. Bir Müslümanın ezan, cemaat, oruç, namaz ve diğer tslâmî hükümleri yerine getiremediği her yer Dârü'1-Harb gibidir. Cenâb-ı Hakk'm şu âyeti buna delil gösterilmiştir: «Kendi öz nefislerine zulmederlerken, canlarını alacağı kimselere melekler derler ki: «Ne işde idiniz?» Onlar da: «Biz yeryüzünde dinin emirlerini tatbik etmekten âciz kimselerdik» derler. Melekler de: «Allah'ın arzı geniş değil miydi? Siz de oradan hicret edeydiniz ya?» derler, tş-te onların varacakları yer Cehennem'dir. Orası ne kötü bir yerdir[102]». Çaresiz kalan, yol bulamayan zavallı, erkek, kadın ve çocuklar müstesnadır tabii... 2- Müslümanların her ne kadar yurtları ve ülkeleri ayrı olsa bile, mümkün olduğu sürece, diğer müslümanlara yardım etmelerinin farz oluşu: tmamlar ve âlimler; müslümanların yeryüzünde herhangi bir yerde Müslüman kardeşlerinden mazlumlara, tutsaklara veya ezilenlere yardım etmeye muktedir oldukları vakit, yardım etmiyorlarsa, şübhesiz ki büyük bir günaha girmiş olurlar diye icma etmişlerdir. Ebû Bekir İbnu'l-Arabi diyor ki; «Müslümanların arasında esirler veya ezilenler bulunduğu takdirde, birbirleriyle dost ve mirasçı olmaları hükmü kaimdir.» Aramızda gören göz kalmamak şartıyla sayımız ve hazırlığımız yeterli olduğu vakit, onları kurtarmaya çıkmamız veya bir kuruşumuz kalmayıncaya kadar mallarımızın tümünü onları kurtarmak için harcamamız, ya da onlara bedenle yardım etmemiz farzdır[103]». Müslümanların diğer müslümanlara yardımda bulunmaları ve onlarla her konuda dostluk kurmaları vâcib olduğu gibi, bu dostluğun kendi aralarında da olması vâcib olur. Dostluğun, yardımlaşmanın veya kardeşliğin; müslümanlarla gayr-i müsUmler arasında gerçekleşmesi caiz olmaz. Cenâb-ı Hakk'ın şu âyetinde açıkça ortaya koyduğu husus budur. Çünkü Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: «Kâfir olanlar bile birbirinin yardımcılarıdır. Eğer siz, bunu yapmazsanız yeryüzünde bir fitne ve büyük fesad çıkar[104]». İbnu'l-Arabî, bu konuda şöyle diyor: «Allah, kâfirlerle mü'mhv lerin arasında dostluğu yasakladı. Bir kısım mü'minleri diğerleriyle dost yaptı. Kâfirleri de kendi aralarında dost yaptı. Böylece onlar kendi dinlerine göre birbirlerine yardım etsinler ve kendi itikadla-nna göre muamelede bulunsunlar[105]». Bu gibi ilâhî emirleri tatbik etmenin, her asırda müslümanların başarıyla ulaşmalarının temel şartı olduğunda şübhe yoktur. Nitekim bugün müslümanların gördüğümüz şu güçlükleri, perişanlıkları, düşmanlarınca her taraftan kuşatılmış olmaları ilâhî emirleri ihmâl edip onların aksine hareket etmelerine dayanmaktadır... [106] |
1750 kez okundu |
Yorumlar |
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |